Makaleler

Güçler Dengesi Stratejisinin Başlangıcı, Çöküşü ve Tekrar Dirilişi

Güçler Dengesi, İngilizce adı ile Balance of Power, uluslararası ilişkilerin en önemli meselelerinden biri olmuştur ve hâlâ olmaya devam etmektedir. Bu stratejinin bu kadar önemli olmasında Avrupa devletlerinin sonu gelmez bir şekilde birbirileri ile savaşmaları ve bu savaşlarını Avrupa dışındaki kıtalarda da sürdürüyor olmalarıydı. Aslına bakarsanız güçler dengesi sadece diplomasinin, uluslararası ilişkilerin ve savaş tarihinin değil, insanlığının ve insan olmanın daha doğrusu hayatta kalma güdüsünün bir gerekliliği olarak da yorumlanabilir. Klasik realistler zaten devlet ile insan davranışını birbirinden ayırmazlar; insanın doğuştan gelen kötülüğe yatkınlık ve güvenilmezlik özelliklerini -ki bunu da realistler bu şekilde iddia etmektedirler- devlette de var olduğunu ve bir devletin asla ve asla başka bir devlete güvenmemesi gerektiğini ve bir devletin her zaman kendi güvenliğini kendisinin sağlaması gerektiğini söylemektedirler.

Güçler Dengesi ve Güçler Dengesinin Babası:

Güçler dengesi kısaca bu şekildeyken Avrupa’nın diplomasi tarihine baktığımızda güçler dengesi stratejisinin Fransa’nın dış işlerinden sorumlu olan kişisi Kardinal Richelieu ile kesin bir şekilde başladığını görürüz. 1630 Savaşları döneminde Kardinal Richelieu kendisi bir Katolik olmasına rağmen Protestanları desteklemiştir. Bu stratejinin arkasında Orta Avrupa’yı çok devletli ve parçalı bir şekilde tutabilme gayesi vardı. Böylelikle Orta Avrupa’da güçlü bir Alman Devleti’nin kuruluşunu 200 yıl geciktirmiş oldu. Fransa potansiyel rakibini 200 sene daha güçsüz kılabilmeyi başarmıştı. Orta Avrupa’da egemen ve otoriter güçlü bir devletin var olmayışı Fransa’nın Avrupa hegemonyasının ilanı demekti. Fransa hem Kıta Avrupa’sındaki hem de sömürge bölgelerinde Hollanda’yı, İspanya’yı ve İngiltere’yi Napolyon Savaşları’nın sonuna kadar ekarte edebilecekti. 200 yıllık Fransa hegemonyasının kilit adımı Kardinal Richelieu ile başlayan Güçler Dengesi Stratejisi olmuştur.

Westphalia Düzeni:

Westphalia Düzeni ile birlikte Avrupa bir yenilenme yaşamıştı. Bu yenilenmenin kilit noktasında ise devletlerinin birbirlerinin egemenliklerini tanımaları, kilisenin devletler üzerindeki etkisinin azaltılması ve bir devletin diğer devlet üzerinde hegemonya kurma arayışının diğer devletlerinin birlikte kuracağı bir ittifak ile engellenip güçler dengesinin oluşturulması yatıyordu. Kardinal Richelieu ile pratikte kendini gösteren Güçler Dengesi bir de Westphalia Düzeni ile daha kapsamlı bir şekilde ele alınıyordu.

Bu strateji bir devletin kendi sınırlarını ve gücünü genişletme sevdasına karşı tehdide uğrayan devletlerin toplu bir şekilde saldırgana karşı birleşmesi esasına dayanıyordu. Böylelikle statüko korunmuş olacaktı ve sınırlarda çok az değişiklik meydana gelecekti. 1630 ile 1918 arasında iki büyük savaş güçler dengesinin işe yaramaz olduğunu kanıtlamıştır bunun dışındaki diğer savaşlarda bu stratejinin iyi veya kötü bir şekilde işlemesine ve sonuç elde edilmesine olanak sağlamıştır.

Güçler Dengesi Stratejisinin Sekteye Uğraması:

Bu savaşlardan birincisi Napolyon Savaşları’dır diğeri ise Birinci Dünya Savaşı’dır. Napolyon Savaşları’nda, Fransız Devrimi’nden sonra aydınlıkçı ve ulusçu düşüncelerin Avrupa’ya hızlı bir şekilde yayılması ile eş zamanlı olarak Napolyon’un, Avrupa’nın altını üstüne getirmesi statükoyu bozan ve güçler dengesinin işe yaramaz olduğunu göstermiştir. Avrupa’nın tüm devletleri Napolyon’a karşı birleşmişti ve defalarca koalisyonlar ve ittifaklar kurulmuştu. Fakat bu hiçbir tesir bırakmamıştı. Napolyon Avrupa’daki tüm sınırları değiştirmişti, İtalya başta olmak üzere imparatorluklar içerisindeki azınlıkları ve ulus bilincine sahip ulusları ayaklandırmıştı. Bundan ise en çok zararı gören Orta Avrupa olmuştu. Almanya henüz kurulmamıştı. İtalya prensliklerden oluşan bir coğrafyaydı ve Avusturya ise çok uluslu bir imparatorluktu.

1815’e doğru kurulan ittifaklar netice vermişti. Fransa yenilmişti ve sınırlar tekrar olabildiğinde eski düzenine kavuşturulmuştu. İngiltere, Avusturya ve Rusya başta olmak üzere artık tüm devletler Fransa’nın 200 yıllık hegemonyasının bitişine çığlık atarcasına sevinirken bir yandan da bir daha böyle bir Fransa tecrübesinin yaşanmasına imkan tanımamak için stratejiler uygulanmaya başlanmıştı. Bu stratejilerin en başında Metternich düzeni geliyordu. Viyana Kongresi’nin bir sonucu olarak güçler dengesi tekrar tesis edilmişti ve Almanya’nın kuruluşuna kadar 50 yıllık bir barış dönemine geçiş yapılmıştı. Almanya’nın kuruluşundan sonra da yükselen tansiyon, sömürge yarışı, silahlanma ve çıkar çatışması Birinci Dünya Savaşı’nı her geçen gün yaklaştırıyordu.

Bir daha yaşanmak istenmeyen Fransa tecrübesi Almanya’nın kuruluşundaki en büyük etkenlerden biridir. Fransa’nın 1630 ile 1815 yılları arasında kurduğu hegemonya öyle tesirli ve öyle güçlüydü ki İngiltere ve Rusya, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra bile Fransa’yı zaman zaman Almanya’ya karşı yalnız bırakmıştır.

İdealist Dönem:

Birinci Dünya Savaşı’na giden yolsa Fransa, Almanya karşısında yeterli diplomatik ve askeri gücü alabilseydi Almanya sömürge yarışında bu kadar güçlenmeyecekti. Fakat Fransa korkusu her seferinde Fransa’nın geri planda kalmasına ve uzun vadeli olarak büyük yıkımların yaşanmasına sebep olmuştur.

Fransa’nın karşısına bir Almanya çıkarmak güçler dengesinin bir adımı olarak okunabilir. Yanlış da değildir fakat eksik bir okumadır. Bu hamle günü kurtarma hamlesi olmuştur. Fransa’nın güçsüz kalması uğruna bir devin yaratılmasına göz yumulmuştur. Bu dev ise yıllardır hasretini çektiği Alman Devleti’ni dünyanın en güçlü devleti yapabilmenin arzusunu taşımaktadır.

Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ise Almanya’ya kesilen faturaya ve yapılan suçlamalara rağmen gene de Almanya, Fransa karşısında bir güç dengesi olarak görülmüştür. Hem de iki dünya savaşı arası dönemdeki İdealist tutuma rağmen güç dengesi bir şekilde kendini göstermiştir. Fakat bu gerçek tehlike olan Almanya’ya karşı değil Fransa’ya karşı uygulanmıştır.

Güçler Dengesine Geri Dönüş:

Birinci Dünya Savaşı’ndan önceki güçler dengesi işe yaramamıştır ve aşırı silahlanma, çıkarların yoğun çatışması gibi etkenler bu stratejiyi etkisiz bırakmıştır. Kabaca inceldiği yerden kopsun denilerek her devlet kendine aşırı güven duymuştur ve büyük savaş yaşanmıştır. İki dünya savaşı arası dönemde de bu realist tavırlardan olabildiğinde uzaklaşılmıştır ve tamamen idealist bir düzlemde meseleler halledilmeye çalışılmıştır. Fakat bu da işe yaramamıştı ve yükselen Nazi tehdidi ile Almanya bir dünya savaşı daha çıkarmayı başarmıştı. Böylelikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra Uluslararası İlişkilerin kimliği ve tutumu tamamen realist çizgiye geri dönmek zorunda kalmıştı.

Öyle ki iki kutuplu dünya sisteminde arışı silahlanma, nükleer tehdit ve casusluk gibi sebeplerle tam bir güvenlik ikilemi yaşanmıştı. Böylelikle hiçbir devlet diğerine asla ve asla güvenmeyecek bir konuma gelmişti. Bu durum da devletlerin kendi güvenliklerini sağlamak için silahlanmaya gitmesine sebep oldu. Bir kutup daha modern ve etkili bir silah ve savunma aracı geliştirdiğinde diğer bunu askeri bir tehdit olarak algıladı ve o daha iyisini geliştirmek için kolları sıvadı. Bu durum ise sonu gelmez bir şekilde devam etti. Soğuk Savaş dönemi güçler dengesinin ve realizmin diğer özelliklerinin en çok yaşandığı bir dönem olarak tarihe geçti. Diplomasinin ve askeri tarihin kazandırdığı geçmiş tecrübeler ışığında devletler kendi savunmalarını tesis edebilmek adına realist bir anlayışla diplomasilerini yönetmişlerdir.

Soğuk Savaş Sonrası Dönem:

Sermaye devlet ilişkisinde sermaye terazide daha ağır basmaya başladığından beri devletlerin birbirlerine karşılıklı tehdit oluşturma olasılığı ve oranı azaldı. Bunun yerini tek yönlü bir tehdit aldı. Karşılıklı bağımlılık ve demokrasilerin birbirleri ile savaşmayacağı gibi tezler ile sermayenin güveni tesis edilmeye başlandı. Fakat hegemonyanın sürdürülebilir olması için ABD dış politikasında da görebildiğimiz gibi dönemsel olarak stratejik düşmanlar ön plana çıkarıldı. Ve bu düşmanlar sadece Amerika’nın değil aynı zamanda Amerika’nın dünyada yayamaya çalıştığı Amerikan değerlerinin düşmanı olduğu ilan edilerek düşmana küresel bir misyon ve vizyon kazandırarak ABD kendi uygulamalarını meşru bir düzleme oturtma imkanı buldu. Soğuk savaş dönemi sonrasında terörizm ABD dış politikasının bel kemiğini oluşturan bir argüman oldu. Bu uğurda da Orta Doğu’daki artık işine yaramayan diktatörlüklerden kurtulabilmek için dönemsel olarak operasyonlarını bu kılıfa uydurdu ve Orta Doğu’daki hedeflerini daha yakından gerçekleştirilme ve petrol ticaretinin güvenliğini sağlama imkanını elde etti.

Huntington’ın “Medeniyetler Çatışması” tezi ile birlikte soğuk savaş sonrası dönem için ABD hegemonyasını sürdürebileceği yeni argümanına kavuşmuştu. Medeniyetler Çatışması tezi ile terörizm ABD dış politikasında ikiz politika olarak 90’lı ve 2000’li yıllara damgasını vurmuştu.

Bugün ise terörizm ile birlikte Ilımlı Demokratik İslam politikası ile ABD bölgede soğuk savaş döneminden kalma diktatörlükleri ve totaliter iktidarları yıkma gayesindedir. Değişmeyen tek bir şey vardır ki o da hem soğuk savaş döneminde hem de sonrasında ABD, Amerikan değerleri diye bahsettiğimiz demokrasinin ve bununla paralel olarak serbest piyasa ilkelerinin tüm dünya ülkelerinde başarılı bir şekilde yerleşmesinin mücadelesidir.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın