Makaleler

Amerika Birleşik Devletleri 20. Yüzyıl Genel Değerlendirmesi

Amerika Birleşik Devletleri Tarihi:

Amerika Birleşik Devletleri, Amerika Kıtası’nda kurulan kolonilerin 4 Temmuz 1776’da Britanya’dan bağımsızlığını ilan ederek kurulmuştur. Kuruluşundan bugüne birçok savaş yaşamış, sanayide dünya lideri olmuştur. Demokrasinin ve liberal ekonominin vazgeçilmez ilerleticisi ve savunucusu rolünü üstlenmiştir. Soğuk Savaş döneminde Batı kutbunun liderliğini yapmıştır ve SSCB’nin dağılmasından sonra çok kutuplu dünyanın hegemonik gücü olarak yaşamına devam etmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri kurulmadan önce kıta tamamen sömürge toprakları olarak yer yer Britanya, Fransa ve İspanya başta olmak üzere birçok Avrupa devletinin güdümü altındaydı. 15. yüzyılın sonundan itibaren -yani Kolomb’un kıtaya ayak basmasından itibaren- kolonicilik faaliyeti ABD kurulana kadar kesintisiz devam etmiştir. 16. yüzyılda İspanya, Hollanda, İngiltere, Fransa, İsveç ve Portekiz’li kaşifler ve tüccarlar kıtada koloniler kurmuşlardır. İngiltere ise diğer devletlere nazaran bu yarışa biraz geç katılmıştır ve Amerika kıtasına ayak basması 17. yüzyılın başlarını bulmuştur ve ilk koloni kurdukları yer ise Virjinya’dır. İngilizlerin kurdukları koloniler 1733 yılına kadar giderek artmış ve genişlemiştir. 1733 yılında 13 koloni adı ile Britanya’ya bağlı bir sömürge olarak ad almıştır.

Amerika Birleşik Devletleri Bağımsızlık Savaşı’na Giden Yol:

13 Koloni zaman geçtikçe Britanya’dan daha fazla hak istemiştir ve sorumlu tutulan vergi miktarları koloni yönetimlerinin kaldırabileceğinden fazla hâle gelmiştir. Ayrıca bu sömürgeler kendi iç işlerinde özerk bir yönetime sahiptiler. Yani Britanya’nın sahip olduğu liberal uygulamaların aynısı sömürge topraklarında uygulanmaktaydı ve mülkü olanlar oy kullanabilmekteydi. Mülkü olanların oy kullanabilmesi kuralı Britanya’da ve Amerika’da farklı çalıştı çünkü sömürge topraklarında toprağı olan insan sayısı her 5 kişiden 4’tü. Bu da demokrasinin çok daha işler hale gelmesini teşvik ediyordu.

Britanya ile Fransa arasında yaşanan 7 Yıl Savaşı bu iki devletin Avrupa ve sömürge bölgeleri yarışıdır. Britanya’nın dünyadaki sömürge topraklarındaki üstünlüğü net bir şekilde ispatlanmıştır fakat bu durumun bir ekonomik bedeli olmuştur. Bu ekonomik çöküntüyü Amerika’daki sömürgelere çok daha ağır vergiler getirerek kapatmaya çalışmıştır Britanya. Tabi bu durum kolonilerin bağımsızlık süreçlerini başlatacak eylemlere sebep olmuştur. Bkz. Boston Tea Party.

Her ne kadar sadece Britanya’nın ekonomik ve ticaret kaygılarıyla hareket edilse de sömürge topraklarında bulunan Britanyalı göçmenler birer tüccardı ve her şeyden önce kendi kârlarını düşünmek zorundaydılar. Ekonomik çıkarlar Britanyalı tüccarların Britanya’ya karşı bağımsızlık savaşını başlatan en önemli sebep oldu.

1775 ile 1783 ABD’nin bağımsızlık savaşı yıllarıdır. 1783’te net zafer elde eden ABD 1787’de Anayasayı ilan etmiş ve 1789’da ise Amerikan ordusunun başkomutanı General George Washington yapılan ilk başkanlık seçimlerinde Amerika Birleşik Devletleri Başkanı seçilmiştir.

Amerika Birleşik Devletleri Genişlemesi ve Avrupa Diplomasisine Giriş:

Bu kuruluş yıllarından 1850’ye kadar kıtada Fransa (Daha çok toprak satın alarak), Britanya ve yerlilerle mücadele edilmiştir. Bağımsız bir devlet olan Texas Cumhuriyeti ABD topraklarına katılmıştır ve bu durum Meksika ile ABD’nin arasında savaşa sebep olmuştur. ABD ile Meksika arasındaki sorunların başlangıcında bu mesele vardır.

Monroe Doktrini, ABD Başkanı James Monroe’nin 1823’te kongreye sunduğu doktrindir. Bu doktrin özetçe müdahaleciliği ve Avrupalıların ABD üzerindeki emellerini yok sayıyor ve yasaklıyordu. Atlas Okyanusu’nun verdiği avantajı sonuna kadar kullanmak isteyen ABD, Avrupa’nın iç işlerinden v yarışlarından tamamen uzak durup kendi iç meseleleri ile uğraşmayı ve korunmayı amaçladı. Ve bunu başardı.

ABD İç Savaşı:

1861 ile 1865 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde iç savaş başlamıştır. Bu iç savaşın en temelinde Abraham Lincoln’un köleliği kaldırması yatıyordu. Tarıma dayali bir ekonomiye sahip Güney Amerikalılar köleliğin kaldırılmasına karşı çıktılar ve 7 eyalet ABD’den ayrıldılar. Toplamda 11 eyalet Amerika Konfedere Devletleri olarak bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Kuzey Amerika’ya saldırdılar. Savaşın sonunda ABD’nin üniter yapısı tekrar sağlandı ve kölelik tamamen kaldırıldı. 20. yüzyılın başlarına gelindiğinde ise Amerika Birleşik Devletleri bugünkü haritasına kavuşmuş oldu.

861 ile 1865 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde iç savaş başlamıştır. Bu iç savaşın en temelinde Abraham Lincoln’un köleliği kaldırması yatıyordu. Tarıma dayali bir ekonomiye sahip Güney Amerikalılar köleliğin kaldırılmasına karşı çıktılar ve 7 eyalet ABD’den ayrıldılar. Toplamda 11 eyalet Amerika Konfedere Devletleri olarak bağımsızlıklarını ilan ettiler ve Kuzey Amerika’ya saldırdılar.

Birinci Dünya Savaşı’nda ABD:

Amerika Birleşik Devletleri’nin Birinci Dünya Savaşı’na katılmasındaki en büyük motivasyon Almanya’nın Avrupa’daki dominasyonunun önünde Atlas Okyanusu’nun artık br engel teşkil etmeyeceği düşüncesiydi. Bu strateji doğruydu çünkü ABD İngiltere ile uzun yıllar savaş sürdürmüş olsa bile şunu biliyordu: ABD ve İngiltere aynı kültürel değerler sahipti ve ekonomik sürdürülebilirlik 20. yüzyıl için her şeyden önemliydi. Ama Almanya’nın motivasyonu çok daha farklıydı. Ekonomik amaçlar ile çevrili olsa da Almanya birliğini geç tamamlamış bir devlet olarak Avrupa’da çok daha güçlü olma arzusundaydı.

Thomas Woodrow Wilson (d. 28 Aralık 1856 – ö. 3 Şubat 1924), Amerikalı akademisyen, tarihçi ve siyasetçi. Amerika Birleşik Devletleri’nin 28. Başkanı. ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesinden önce açıkladığı ilkeler nedeniyle 1919 yılında Nobel Barış Ödülü’ne layık görüldü.

ABD bu motivasyonla savaş girdi ve savaşı İtilaf Devletleri’nin kazanmasıyla bir tehlikenin önüne geçilmiş oldu. ABD bu savaşla birlikte içinde bulunduğu yalnızlık politikasını terk etti ve aynı zamanda hegemon bir güç olduğunu savaş sonunda bildireceği Wilson Prensipleri ile ilan etmiş oldu. Artık 20. yüzyıl Amerika Birleşik Devletleri’nin yüzyılı olacaktı. Avrupa Devletleri ABD etrafında birer tuğla gibi dizilecek ve özellikle İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra sarsılmaz bir ekonomik, diplomatik ve askeri ittifak kurulmuş olacaktı.

Wilson İlkeleri Amerika Birleşik Devletleri’nin idealize ettiği dünya sistemini anlatır. Kurulması istenen bu sistemin en büyük amacı çatışma ortamını azaltmak, herhangi bir savaşın tekrarlanmasını önlemek ve sömürgelerin kendi geleceklerini tayin etme hakkı üzerineydi. Ayrıca Milletler Cemiyeti’nin kurularak Avrupa’nın yıllardır güçler dengesi stratejisinin yerine uluslararası caydırıcılığı olan ve kurulmak istenen sistemin güvenliğini sağlamak amacıyla Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

İki Savaş Arası Dönemde ABD:

Wilson kısa zaman içerisinde ve dönemin koşullarının etkisiyle başarısızlıkla sonuçlanan girişimlerde bulunmuştur. Fakat ABD’nin yüksek stratejisinin oluşmasındaki etkisi kaçınılmazdır. ABD’nin demokrasiyi ve liberal ekonomik sistemi dünyanın her yerine götürüp Amerikan düşüncelerini yayma fikri ve dünyanın her bir ülkesi bu sistem ile idare edilirse savaşların da önüne geçilebileceği düşüncesi 20. ve 21. yüzyılda ABD’nin en genel motivasyondur.

İki dünya savaşı arasındaki dönemde barış korunamamış, Milletler Cemiyeti etkin olamamıştı. Birinci Dünya Savaşı’nın yenileni vardı ama kazananı yoktu. Bu durum yani Birinci Dünya Savaşı’nın kapanmayan dosyası İkinci Dünya Savaşı’na sebep oldu. Savaşın başlama sinyalleriyle Wilson’un sisteminin çöktüğü resmileşmişti.

Soğuk Savaşta ABD:

abi liberal ekonominin karşısında komünist ekonominin küresel bir çapta güç kazanması, hem Avrupa’da hem Amerika Kıtası’nda hem de zaten Asya’da teoride ve pratikte değer kazanması ABD’nin soğuk savaş stratejisinde keskinleşmesine sebep oldu. Bu keskinleşmelerin sonucu ise Kore ve Vietnam Savaşları oldu.

İkinci Dünya savaşı da büyük bir yıkıma sebep olmuştu ve ABD, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yapılan hatalardan ders çıkararak çok daha iyi bir sistem kurmaya kararlıydı. Fakat bu sefer Avrupa’daki faşizmin yerine komünizm ABD için bir küresel tehdit olmuştu. Avrupa’daki faşizm ancak Almanya’nın üstünlüğü ile ABD için tehdit olabilirdi fakat İkinci Dünya Savaşı’ndan galip tarafta çıkan SSCB küresel bir aktördü ve Soğuk savaşın doğu kutbunu temsil ediyordu.

Olayın sıcaklığı ile ilk bir buçuk sene çok yoğun bir gelişme olmadı İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra. Ama Stalin’in Orta Doğu ve Türkiye üzerinde tasarladığı ve dile getirdiği stratejiler bazı sinyalleri vermekteydi. Ve Truman yardımı ile Soğuk Savaş başlamış oldu.

Birleşmiş Milletler ve İşlevi:

İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sistemde ABD’nin öncelikli amacı dünya ekonomisinin sürdürülebilirliğini sağlamaktı. Bunun için de siyasal ve ekonomik değerleri örtüştü Avrupa devletlerinin ekonomisinin kalkınmasına yardım etmek zorundaydı. Paralelinde Milletler Cemiyeti’nin devamı niteliğinde Birleşmiş Milletler kuruldu. Bugün, BM Güvenlik Konseyi’ne hizmet eder bir durum vardır ortada fakat İkinci Dünya Savaşı’ndan itibaren küresel bir yıkıma sahip savaş yaşanmamıştır. BM dünya savaşını engellemek için değil değil küresel ekonominin sağlıklı işleyebilmesini olanaklı hale getirmek için kurulmuştur.

Tabi liberal ekonominin karşısında komünist ekonominin küresel bir çapta güç kazanması, hem Avrupa’da hem Amerika Kıtası’nda hem de zaten Asya’da teoride ve pratikte değer kazanması ABD’nin soğuk savaş stratejisinde keskinleşmesine sebep oldu. Bu keskinleşmelerin sonucu ise Kore ve Vietnam Savaşları oldu.

ABD’nin Vekalet Savaşları:

Kore ve Vietnam Savaşları ABD’nin Asya’da komünizmin yayılmasını engellemek ve liberal ekonomik sistemin o bölgelerde de aktif hale gelmesini sağlamaktı. Kore’de başarıya ulaşan ABD aynı başarıyı Vietnam’da gösterememiştir. Ve Vietnam ve Küba Domuzlar Körfezi Çıkarması ABD’nin 20. yüzyıldaki en büyük 2 başarısızlığıdır.

Sistemlerin savaşı olarak da isimlendirebileceğimiz soğuk savaşta SSCB ile ABD karşı karşıya gelmese de Kore ve Vietnam gibi bölgelerde vekalet savaşları ile milyonlarca insanın ölümüne sebep olmuşlardır.

Soğuk Savaş döneminde komünizmle mücadele etmek için Amerikan Başkanları dış politikalarını anlatan ve stratejilerini belirleyen doktrinlerini yayınlamışlardır. Bu doktrinlerden burada bahsetmeyeceğim. Bu linke tıklayarak Amerikan Başkanları Doktrinlerini okuyabilirsiniz.

ABD’nin NATO’yu kurması ile birlikte Batı bloku askeri anlamda bir bütünlüğe kavuşmuş ve komünizmin herhangi bir tehdidine karşı tetikte beklemeye başlamıştır. ABD’nin özellikle 1970’lerde ve 1980’lerde ülkelerdeki sağcı ve milliyetçi grupları örgütleyerek komünizme karşı savaşmalarını teşvik etme stratejisini Reagan Doktrininde görmekteyiz.

Amerika Birleşik Devletleri ve Orta Doğu Politikası:

Gene 1980’lere geldiğimizde ABD’nin Eisenhower’ın temellerini attığı Orta Doğu politikası ile karşılaşmaktayız. Bu politikanın en temelinde Orta Doğu ülkelerini SSCB’nin tehdidinden korumak ve bölgedeki petrol güvenliğini sağlamaktır. İran Devrimi yaşandığında ABD bölgedeki en önemli müttefiklerinden birini kaybetmişti bunun yerine yıllardır diplomatik ilişkilerini sürdürmediği Irak’ı İran’a karşı kullanmayı bildi. Irak’ın çok ileri gitmesiyle de Irak’ın kulağını çekti. Bölgedeki petrol ticaretinin güvenliği ABD için çok önemliydi ve bunun için BM Güvenlik Konseyi kararı ile bölgede istediği zaman istediği zaman istediği operasyonu yapabilmişti.

Yıl 1991 olduğunda ABD dış politikasının motivasyon ve strateji kısmında değişiklikler olduğunu görmekteyiz. Bu değişikliğin en temelinde SSCB’nin dağılması ile birlikte gelen çok kutuplu dünya sisteminin başlaması vardır. Çok kutuplu dünya sisteminde ABD gene hegemon güçtü fakat dış politikasını uygularken en çok yaslandığı motivasyon kaynağı komünizm tehdidi idi. Bu motivasyonun yerine Medeniyetler Çatışması tezi geçmişti. ABD’nin bu teze yaslanarak dış politikasını en başarılı bir şekilde sürdüğü bölge gene Orta Doğu olmuştur. ABD’nin bölgedeki hegemonyası Medeniyetler Çatışması tezi ile tam gaz devam etmekteydi. Afganistan ve Irak savaşı İslamcı terörizm bahane edilerek gerçekleşmişti ve ABD hem petrol çıkarlarını korumuştu hem de bölgedeki jeopolitik gücünü artırmıştı.

21. Yüzyılda ABD ve Orta Doğu Politikası:

Bütün bu aksiyonların temelinde ise ABD’nin RAND Raporu olan Ilımlı Demokratik İslam isimli 88 sayfalık tez vardır. Bu tezin kabaca özeti ise ABD’nin dünyadaki ekonomik sürdürülebilirliği sağlamasının yegane yolunun dünyada tek bir sistemin herkesçe kabul görmesini sağlamaktır. Bunun Orta Doğu için yolu ise Orta Doğu ülkelerinin demokratik ve liberal bir sisteme geçişinin sağlanmasıdır.

Böylelikle ABD Birinci Dünya Savaşı’ndan pratiksiz bir şekilde uygulanmaya çalışılan Wilson sistemini edindiği tecrübeler ve metotlarla 20. yüzyılda komünizm ile mücadele ederken kendi sisteminin ayakta tutmuş ve 21. yüzyıl başlarında tekrar üstüne koyarak ilerletmiştir.

Arap Baharı ile coğrafyadaki dönüşüm hareketleri yer yer sonuç vermiştir fakat ABD’nin doğrudan bir operasyonel katkısının olmadığı düşünülen Arap Baharında ABD Büyük Orta Doğu Projesi ve Ilımlı Demokratik İslam stratejisi ile hedeflediklerinin bir kısmını elde edebilmiştir. Arap Baharı’nın bugün sonlandığını söylemek zordur fakat ne yönlü devam ettiği de belli değildir.

Sonuç:

Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasında her zaman demokrasiyi yaymak, liberal ekonomik sistemi dünyada tek geçerli ekonomik sistem haline getirmek ve bütün bunları yaparken çok kutuplu dünyadaki hegemon güç konumunu korumak vardır. Bunu yaparken de tarihi her dönüşün esnasında dış politikasının motivasyon kaynağını zamana göre değiştirir ve adapte eder. Daha sonrasında da yüksek stratejisini bu motivasyonu kullanarak hem Amerikan halkına karşı hem de uluslararası kamuoyuna karşı muteber kılar.

Sonuç mu?
Theory is always for someone and for some purpose. Robert Cox.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın