Makaleler

Avrupa 20. Yüzyıl Genel Değerlendirmesi: Güçler Dengesinden Avrupa Birliği’ne

20. Yüzyıl Avrupa Giriş:

Bugün demokrasilerin beşiği olan Avrupa, ulus devlet yapısına en erken kavuşan ülkelere ev sahipliği yapar. Bu ülkeler tarih boyunca farklı rejimler, hanedanlıklar ve kişilerce yönetilip birbirleri arasında yüzlerce savaş yaşadılar. Bu savaşlar sonucunda Avrupa defalarca şekillendi, sınırlar değişti ve ülkeler daha çok güç sahibi olmak için yollar aradılar.

Avrupa’yı Avrupa yapan değerler ise bu savaşların en çok can acıttığı ve o zamana kadarki en çok yıkıma sahip olduğu dönemde atılmaya başlanmıştır. Demokrasi, güçler dengesi, serbest piyasa ve ulus devlet yapılanmaları her ne kadar siyaset bilimi, ekonomi ve uluslararası ilişkiler gibi farklı dallar altında yorumlanan kavramlar olsa da bu kavramlar birbirlerinin kuzenleridir. Biri bu denklem içerisinde eksik olduğu zaman diğerlerini de etkiler ve kapitalist sistem çalışmaz hale gelir.

20. Yüzyıl Avrupa’sına Giden Yol:

Demokrasi, liberal ekonomik sistem, ulus devlet yapısı ve hukuk kurallarının 1600’ler ile birlikte -yani coğrafi keşiflerden dönen tüccarların yüklü sermayeyi ve değerli madenleri Avrupa kıtasına sokmasıyla birlikte- temelleri atılmaya başlandı.

Demokrasi, liberal ekonomik sistem, ulus devlet yapısı ve hukuk kurallarının 1600’ler ile birlikte -yani coğrafi keşiflerden dönen tüccarların yüklü sermayeyi ve değerli madenleri Avrupa kıtasına sokmasıyla birlikte- temelleri atılmaya başlandı. Demokrasi mal varlığına sahip insanlara halk meclisine vekil seçebilmesi için oy hakkı tanıyordu. Hukuk kuralları mal varlığına ve sermayeye sahip olan insanların mallarını ve sermayelerini devlete karşı korumalarına yarıyordu. Avrupa içerisinde rekabet halinde olan devletlerin bu yarışta daha güçlü hale gelebilmek adına kurdukları -o ülkenin tüccarlarının gerek hukuksal gerek ekonomik alanda daha fazla desteklenip sermaye artırımını sağlayabilmek için- merkantalizm politikasının bir sonucu ve eş zamanlı olarak gelişen ulusal hukuk yapısı ile Ulus devlet yapısı zaman içerisinde gelişmiştir. Tüm bu kurulan sistemin çalışabilmesi için de ulus sınırlarının ve sermayenin güvenliğini sağlayabilmek için 18. yüzyılda kalıcı ordunun kurulması da ulus devlet yapısının gelişmeye başladığının en önemli bir simgesi olarak karşımıza çıkar.

Avrupa’da gelişen tüm bu süreç 30 Yıl Savaşları’nın sonunda 1648 yılında imzalanan Westphalia Antlaşması ile birlikte daha da kuvvetlenir. Devletlerin egemenlik hakları ve siyasal bütünlükleri tanınır; ve bir devletin iç işlerine diğer devletin karışmaması birer prensip olarak yer alır. Tüm Avrupa ülkeleri bitmek bilmeyen savaşlar zincirinden ve dünyanın en küçük ikinci kıtasında -herhangi bir izolasyonun sağlanamadığı dar bir bölgede- onlarca devletin birbirleriyle mücadele etmesinden yorulmuştu. Westphalia Antlaşması bir nebze de olsa nefes aldırmıştır. Tüm bu süreç içerisinde kilisenin önemi azalmaya başlar ve konumu daralır. Artık din, krallar ve halk üzerinde eskisi kadar etkili olmamakla beraber önem kazanan unsurlar hukuk, demokrasi ve serbest piyasa olmaya başlamıştır. En önemli sonuç ise Avrupa’da güçler dengesinin (Balance of Power) kurulmuş olmasıdır.

19. Yüzyıl Avrupa’sı:

Napolyon Savaşları’nın Avrupa’da ulusçuluk akımını körüklediği gerçeğine karşılık Viyana Kongresi ile (Metternich Sistemi ile) bu akıma karşı bir set çekilmek istenmiştir bu başarılmıştır da. Çünkü uzun yıllar daha İmparatorluklar hayatlarına devam etmiş ve ciddi parçalanmalar gözükmemiştir. Fakat demokrasi ve serbest piyasanın barınabilmesi için bağımsız ve güvenilir bir hukuk sistemi gerekmektedir bunun için de imparatorluklar içerisindeki farklı ulusların yaşadıkları imparatorluk çatısı altında huzurlu ve güvenli hissetmeleri gerekmektedir. Buna örnek vermek gerekirse Osmanlı İmparatorluğu vergilendirme ve hukuk konusunda dinlere ve ırklara göre ayrım gözetmiştir bu ise sermaye sahiplerinin ürkmesine sebep olmuştur. Bu çok genel bir örnektir ve girişte bahsettiğim denklemin her parçasının eksiksiz çalışması kapitalist sistem için gereklidir.

Yani Whestphalia ile beraber gelen feodal dönemin sonu kapitalist çağın başlangıcı olarak sayılan zaman döneminde kıta Avrupası’nda sermaye birikimi ile birlikte devletlerin egemenlikleri hakları prensibi, liberal ekonomik sistem, merkantalizm ve gelişen hukuk sistemi ilerleyişini devam ettirebilmek için ulus devlet yapısını ortaya çıkarmak zorundadır. Fransız İhtilali’nin itici kuvvetiyle öyle de olmuştur.

Güçler Dengesi Siyaseti:

Avrupa devletleri, 1. Dünya Savaşı’na kadar güçler dengesi stratejini izlemiş ve Avrupa’nın mutlakiyetçi yapısının aksine harekette bulunan veya aşırı güçlenip diğer ülkelere karşı tehditte bulunan ülkelere karşı denge politikası gözeterek Avrupa yapısının korunması çalışılmıştır.

Avrupa devletleri, 1. Dünya Savaşı’na kadar güçler dengesi stratejini izlemiş ve Avrupa’nın mutlakiyetçi yapısının aksine harekette bulunan veya aşırı güçlenip diğer ülkelere karşı tehditte bulunan ülkelere karşı denge politikası gözeterek Avrupa yapısının korunması çalışılmıştır. Avrupa içinde durum böyleyken farklı kıtalarda ve coğrafyalarda da durum çok farklı değildir. Sömürge yarışı içerisinde birçok denizaşırı savaş ve koloni savaşları yaşanmıştır. Berlin Kongresi (1884) gibi kongreler toplanmış ve sömürgelerin pazarlığı yapılmıştır.

Bunun yanında 1700’lerden beri süregelen Türkiye Boğazları meselesi bu denge politikasının en büyük yansımalarından biridir. Rusya’nın Balkanlar ve Boğazlar üzerindeki emelleri her seferinde Osmanlı İmparatorluğu’nun yanında Fransa’yı ve İngiltere’yi mecbur kılmış Rusya’ya karşı bir cephe oluşmasına sebep olmuştur. Napolyon Savaşları döneminde ise Kıta Avrupa’sını yeniden dizayn eden Napolyon’a karşı bağımsızlığını yeni kazanmış ABD ve birliğini oluşturamamış İtalyan Prenslikleri dışında İngiltere, Rusya ve Avusturya başta olmak üzere neredeyse tüm Avrupa güçleri yer almıştır. Bu hem konusal hem de coğrafik anlamda bir güç dengesi stratejisinin Avrupa’da yerleştiği anlamına gelmektedir. Ama unutmamak gerekir ki sanayi devriminin tamamını kapsayan ekonomik hırslar 1. Dünya Savaşı’na kadar artarak devam etmiştir ve güç dengesi stratejisi artık bir çözüm ifade etmeyince kozlar paylaşılmıştır.

Güçler Dengesinden İdealizme:

1. Dünya Savaşı’nın getirdiği büyük yıkım 250 yıldır sürdürülen ve kısmen başarılı işleyen güç dengesi stratejisinin artık işlevsiz olduğunu göstermiştir. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra yıpranan ekonomi ve milyonlarca insanın savaştan doğrudan etkilenmesi barışın hangi şartlarda nasıl sağlanacağını tekrar tartışmaya sevk etmiştir. Burada devreye ise Wilson girmektedir. ABD başkanı Woodrow Wilson savaş sonunda savaşın sebepleri üzerinde analizlerde bulunmuş ve barışın korunması için bunu Wilson ilkeleri diye anılan 14 maddede açıklığa kavuşturmuştur. Bu maddelerin genel teması ve amaçları şeffaflığı, ekonomik sürdürülebilirliği, askeri gücün düşürülmesini, devletlerin ve sömürgelerin siyasal bağımsızlıklarını, deniz güvenliğini ve ulus devletlerin sınırlarını korumayı sağlamayı hedeflemiştir. Bunun devamında Milletler Cemiyeti kurulmuştur.

Bir parantez açmak gerekirse Wilson’dan önceki ABD Başkanı Roosevelt Wilson’dan farklı düşünmektedir. Roosevelt realist bir yaklaşım içerisinde barışın korunması ancak yükselen tehlikelerin erken fark edilip bertaraf edilmesi ve güç dengesi stratejisinin devam ettirilmesi konusunda bir kanıya sahipti. Ama bunu yaparken yükselen bir güce karşı topluca cephe almaktan ziyade hegemonik gücün bu dengeyi tek başına sağlamasının daha doğru olduğunu ve bu noktada ABD’ye çok iş düştüğünü düşünmetedir.         Wilson ise idealist bir çizgide barışın kurulacak bir konsörsiyum ile ve ABD’nin sahip olduğu demokrasi, liberalizm ve insan hakları değerlerinin tüm dünyaya yayılmasının gerçekleştirilebilmesi ile mümkün olduğunu savunmuştur. Fakat her ikisi de Birinci Dünya Savaşı’na öyle ya da böyle müdahale etmekte kararlıydı.

Milletler Cemiyeti ve Birleşmiş Milletler:

Milletler Cemiyeti Birleşmiş Milletler’in öncüsü kuruluşu olarak sayılmaktadır. Birleşmiş Milletler’in Milletler Cemiyeti’nden sağlıklı işleyebilmesinin bazı sebepleri vardır. Bu sebepler Birleşmiş Milletlerin zamansal ve konumsal avantajlarını kapsadığı gibi Milletler Cemiyeti’nin stratejik hatalarını da kapsar. Öncelikle Milletler Cemiyeti savaştan yenik çıkmış devletlerin üzerinde kurulmuş bir örgüttür. Bu durum savaşın taraflarının savaştan istediklerini elde edememelerinin de etkisiyle düşmanlıklarını sürdürmelerine sebep olmuştur. Savaş sonunda imzalanan anlaşmaların yenik devletlere kesilen faturalarındaki ağırlık ve bununla beraber Milletler Cemiyeti’nin bu zemin üzerine kurulması baştan bir çatlak yaratmıştı. Diğer bir önemli sebep ise Milletler Cemiyeti’nin kuvvetli bir caydırıcı gücü yoktu ve Wilson’un Amerikan değerleri idealleri Milletler Cemiyeti’ne ancak demokrasi ile yönetilen ülkelerin üye olabilmesini ve 3’te 2 çoğunluğu gerektiriyordu. Bu durum ise Milletler Cemiyeti’nin fonksiyonel çalışmasını engellemiştir. Almanya’nın 1926’da üyel olup 1936’da atılması; SSCB’nin ise 1934’te üye olabilmesi bunun yanında İtalya’nın Habeşistan’ı işgali, Almanya-Fransa çatışmaları Wilson’ın ideallerinin pratikte işlevsiz kaldığının bir göstergesidir.

Birleşmiş Milletler ise yüksek bir otorite ve kazanan devletlerin tam katılımıyla kurulmuş olup Güvenlik Konseyi organın caydırıcı gücü ile barışın korunması için Milletler Cemiyeti’nden çok daha etkili olmuştur.

Birleşmiş Milletler ise yüksek bir otorite ve kazanan devletlerin tam katılımıyla kurulmuş olup Güvenlik Konseyi organın caydırıcı gücü ile barışın korunması için Milletler Cemiyeti’nden çok daha etkili olmuştur. Ayrıca katılımın yıldan yıla artması da çok etkilidir. 2 dünya savaşı atlatmış bir kıta olarak ekonomik yıpranmışlıktan ve milyonlarca insanın ölümünden ders çıkarılmış olması da çok etkili olmuştur. ABD’nin Japonya’da kullandığı nükleer silah ise büyük bir caydırıcılık işlevi göstermiştir. Soğuk savaş koşullarındaki en ufak bir hatanın büyük bir nükleer savaşı sebep olacağı düşüncesi her ülkeyi temkinli davranmaya sevk etmiştir.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası Avrupa:

Soğuk Savaşa yorgun ve ekonomik açıdan çok geride başlayan Avrupa devletleri sahip oldukları kapitalist ekonomik sistemlerini ABD önderliğinde ayakta tutabilmeyi başarmışlardır. ABD’nin ekonomik ve askeri yardımları hiçbir zaman Avrupa devletlerinden sakınılmamıştır ve erken zamanda Avrupa Ekonomik Topluluğu olarak dünya pazarına güçlü bir giril yapabilmişlerdir. İkinci Dünya Savaşı’nın hemen ardından Truman ve Marshall yardımları ile Türkiye ve Yunanistan tarım politikalarında Batı Avrupa ülkeleri ise sanayi politikalarında yükseltmeler yaparak devletlerinin ekonomik üretim kimliklerinin o yıllarda belirlemeye başlamışlardır. Buradaki strateji Batı Avrupa ülkelerinin gıda teminini Türkiye ve Yunanistan üzerinden yaparak aldıkları tüm Amerikan yardımını sanayiye yatırabilmişlerdir.

Soğuk Savaş döneminde her alanda SSCB’nin karşısında duran Avrupa ülkeleri AET’yi kurup dünya pazarına entegre olmalarıyla beraber ABD hegemonyasından çıkmak ve bir birlik olarak kendi ayakları üzerinde durmak istemişlerdir. Bu zaman dilimi ise yumuşama dönemine denk gelmektedir. Avrupa Birliği yolunda emin adımlarla giden AET 1700’lerden beri teorisinin yapıldığı ve alanında çok farklı tezlerin sunulduğu Avrupa Devleti’ni gerçekleştirebilecek potansiyeli göstermekteydi. Üye sayısı her geçen gün artıyordu ve sadece ekonomik değil ideolojik ve sistemsel anlamda da demokratik ve liberal esasları kabul eden ülkeler bir çatı altında buluşuyorlardı. Sovyetler Birliği’nin dağılması ile birlikte komünizm tehdidinin bitmesinden sonra AET AB’ye dönüşmüş oldu. İleri yıllarda da üye sayısını Yugoslavya’dan ve SSCB’den dağılan Avrupa ülkelerinin de AB’ye katılımıyla daha da arttırdı.

Avrupa İçinde Farklı Bir Örnek:

İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm tehlikesini atlatan Avrupa soğuk savaşla beraber komünizm tehdidine karşı demokratik yapılarını muhafaza etmeye çalışmışlardır fakat aynı zaman diliminde Portekiz’de ve İspanya’da kurulu olan diktatörlükler Avrupa kimliğini bozan etkiye sahiptiler

İkinci Dünya Savaşı’nda faşizm tehlikesini atlatan Avrupa soğuk savaşla beraber komünizm tehdidine karşı demokratik yapılarını muhafaza etmeye çalışmışlardır fakat aynı zaman diliminde Portekiz’de ve İspanya’da kurulu olan diktatörlükler Avrupa kimliğini bozan etkiye sahiptiler. Bu diktatörlüklerin milliyetçi ve faşist kimlikleri ile komünizme karşı oluşları bu durumu bir süreliğine göz ardı bıraktı. Gene yumuşama döneminde 1974’te ve 1975’te Portekiz’deki ve İspanya’daki diktatörlüklerin son bulması ve daha sonrasında bu iki ülkenin bugünkü adı ile AB’ye 1986 yılında girişleri Avrupa entegrasyonun tamamlanması açısından çok önemli bir adımdı.

21. Yüzyıl Avrupa’sı:

Avrupa Kıtası’ndaki ülke sayısı 64’tür. 50 ülke bağımsız, 8 ülke bağımlı ve 6 ülke ise BM tarafından tanınmamış ülkelerdir. Tanınmayan ülkeler Tamamı Avrupa’da olan ve Birleşmiş Milletler tarafından tanınan ülke sayısı 43’tür. Tamamı Avrupa Kıtası’nda olmayan 7 ülke vardır. Bu ülkeler; Türkiye, Azerbaycan, Kazakistan, Gürcistan, Ermenistan, Kıbrıs ve Rusya‘dır.

Avrupa Kıtası’ndan toprağı olan 27 ülke AB, 25 ülke ise NATO üyesidir. Avrupa Konseyi’nde ise 47 ülke vardır. 10 milyon kilometrekare alanı kapsayan Avrupa Kıtası yaklaşık 750 milyon nüfusa ev sahipliği yapmaktadır. En büyük ekonomileri sırasıyla Almanya, İngiltere, Fransa, İtalya, Rusya, İspanya, Hollanda’dır. En kabalık ülkeleri ise sırasıyla Rusya, Almanya, Türkiye, Fransa, İngiltere, İtalya, İspanya ve Ukrayna’dır (40 milyon nüfus ve üzeri).

Demokrasiler birbirleri ile savaşmaz tezinin somut örneği olan Avrupa Birliği’nin de içinde bulunduğu bu kıta tarihin en büyük savaşlarını ve tarihin en büyük dönüşümlerini görmüş ve yaşamıştır.

Sonuç:

Demokrasiler birbirleri ile savaşmaz tezinin somut örneği olan Avrupa Birliği’nin de içinde bulunduğu bu kıta tarihin en büyük savaşlarını ve tarihin en büyük dönüşümlerini görmüş ve yaşamıştır. Büyük bir birikimle İkinci Dünya Savaşı’na ayak basan Avrupa devletleri aynı hataları tekrar yapmamak için yoğun bir çaba göstermektedir. Ne iki savaşa arasındaki dönemde uygulandığı gibi idealist ne de Birinci Dünya Savaşı’na giden süreçteki gibi realist ve saldırgan olmuşlardır artık. Güçlü ekonomileri ve uluslararası arenada kazandıkları güçlü diplomatik kimlikleri ile problemleri masada halledebilen Avrupa ülkeleri Avrupa entegrasyonunun sağlamlaştırılması için adımlar atmaktadır ve zamanın tecrübe ettiği Avrupa Birliği sınırlarının her geçen 10 yılda bir genişleme gösterdiği yönündedir.

Avrupa ülkeleri büyük bedeller ödeyerek ve dersler çıkararak ve tabi sömürge imparatorlukları kurup yerel halkları sömürerek bugün gelişmiş bir ekonomiye, siyasal ve ekonomik birliğe ve güçlü bir diplomasi ilişkilerine sahiptir. Bütün bunlar dünya siyasi tarihinin son 500 senesinin Avrupa odaklı okutulmasının şüphesiz doğruluğunun göstergesidir.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın