Makaleler

Bir Model Olarak Avrupa Birliği Nedir? Temelleri Nasıl Atılmıştır? Tarihsel Gelişim Nasıl Olmuştur?

Demokrasiler Birbirleriyle Savaşmaz..

Giriş:

Belki baskılanmış bir Orta Çağ Avrupa’sında fışkıran aydın fikirler belki de yıllar yılı savaşan ve birbirlerini zayıflatan Avrupa devletleri ve 2 dünya savaşının çıkmasına sebep olan ekonomik yarışlar belki de hepsi bugünün çağdaş ve barışçıl Avrupa’sını oluşturan en büyük etkenlerdir.

Demokrasiler birbirleriyle savaşmaz tezinin bedene bürünmüş hali olarak karşımıza çıkar Avrupa. Bunu da sağlayan en büyük şey demokratik yönetim anlayışı ve bilinci devamında ise aynı anlayışa ev sahipliği yapan ulus devletlerin birlik kurmalarıdır.

Günümüzdeki ekonomik ve politik fikir ayrılıkları, İngiltere’nin AB’den ayrılması, pandemi sürecinin sebep olduğu sınır kontrolünün artışı ve devletlerin bireyselleşme politikaları gibi durumlar Avrupa Birliği’ne karşı bazı çevrelerce birliğin eski gücünü ve prestijini yitirdiğine yönelik yorumlarda bulunmasına sebep oldu. Bu eleştirileri haksız ve yanlış bulmakla beraber Avrupa Birliği hâlâ türünde tek olmakla beraber ekonomik, politik ve demokratik meselelerde hem ülkeler hem de birlik ayrı ayrı dünyaya örnek olmaktadır.

Avrupa Kıtası yapısı itibariyle dünyadaki en küçük 2. kıtadır ve geniş bir coğrafyaya yayılmadığı için üniter bir yapının kurulması konusunda çok defa adımlar atılmıştır. Özellikle Roma İmparatorluğu ve daha sonraki süreçte kendini Kutsal Roma İmparatorluğu’nun devamı sayan parçalanmış uluslar da bu denemeleri yaptılar fakat bir yerde sonra başaramadılar. Bu 1000 yıl öncesine kadar gidip 2. Dünya Savaşına kadar geldiğimiz karşımıza hep fetihler ile kurulacak Avrupa Devleti tasavvurunu görürüz. Son 200 yıllık tarihte ise Napolyon’un ve Hitler’in bu çabasını da görüyoruz. Bu denemeler hep savaş ve zoraki yollarlaydı.

Tarihçe:

Avrupa’nın parçalı bir hale bürünmesine ve aynı kökten gelmelerine rağmen zamanla uluslaşmalarına sebep olan en önemli şeylerden birincisi feodal dönemdir. Feodal dönemde savaş yolu ile kim galip gelirse toprağını dışarıdan gelecek tehditlere karşı korumak için izole etmiştir ve bu Avrupa’da halkların ayrışmasının hızlanmasına ve zaman içerisinde uluslaşmasına sebep olmuştur. Devamında ise bu uluslar coğrafi keşiflerle ile beraber daha da zenginleşmeye başlamışlardır ve ekonomi de yeni yöntemler geliştirilmiş olup devletler ekonomi politikaları uygulamaya başlamıştır. Bu ekonomi politikasının en bilineni merkantalist politikadır. Bu politika ile beraber kıtada güçlü olabilmek için her devletin sermayesini artırması, ihracat yapıp değer üretmesi gerekmeydi. Sadece politik açıdan ayrışmış uluslar artık ekonomik bir rekabet içindeydi. Sermayenin yani paranın bir kökeni, bir milliyeti olmaya başlamıştı. Sadece devletler değil devletlerin paraları da birbirleriyle yarışmaya ve birbirlerine karşı üstünlük kurmaya başlamışlardı.

Fakat bu savaş mücadelelerinin yanında Avrupalı bazı aydınların Avrupa ile ilgili düşünceleri ve tezleri vardı. Bunların en başında Constantin Frantz, Friedrich Naumann, Immanuel Kant ve Victor Hugo yer almıştır.

Constantin Frantz, Orta Avrupa’da Alman önderliğinde kurulacak birliğin daha sonra tüm Avrupa’ya ondan sonra da tüm dünyaya yayılan bir federasyon fikrini savunuyordu. Tüm dünyanın Avrupa kültürü ve dini çoğunluğunu merkeze alarak yaşamasını savunan bir tarafı da var. Alman liderliğindeki bu federasyon fikri daha sonra Hitler’in Lebensraum ideolojisinin temellerini atmıştır.

Friedrich Naumann da güçlü bir Almanya ile bir birliğin sağlanacağı düşüncesindeydi. Bu düşünce bir uzlaşı üslubundan daha çok bir dominasyon yöntemini tercih ediyordu.

Immanuel Kant

Immanuel Kant ise bu hegemonik güçten ziyade özgürlüğe ve barışa önem veriyor ve bu kavramları ön plana çıkarıyordu. 1795’te yazdığı Sonsuz Barış kitabında bunu teorize eden Kant Cumhuriyetler ile yönetilen devletlerin devletler üstü bir federasyon çatısı altında buluşmasında çözümü bulmaktaydı. Cumhuriyetlerde halkın yönetimi esas olduğu için savaşların sonlanacağını ve orduların da zamanla tasfiye edileceğini savunuyordu. Kant insanların bilinçlerindeki ulus, din ve dil gibi her türlü ayrımcı faktörün gerekli mücadeleler ile bir engel olarak ortadan kalkacağını; ulus vatandaşlığından dünya vatandaşlığına geçişi ifade etmek istiyordu.

Victor Hugo

Victor Hugo 1851 Paris Barış Kongresi’ndeki konuşmasında tüm Avrupa devletlerinin tek bir çatı altında birleşmesini öneriyor ve Avrupa Birleşik Devletleri tezini öne sürüyordu. Bu tez Kant’ın Cumhuriyetler Federasyonuna yakın ve ilerletilmiş hali diyebiliriz.

Birinci Dünya Savaşı Sonrası:

Birinci Dünya Savaşı çok büyük bir yıkım getirmişti. Milyonlarca insanın ölümü, yaralanması ve büyük bir ekonomik durgunluk… 1920’li yıllar bu savaştan ders çıkarılmaya çalışıldığı yıllardı. Her ne kadar işlevsiz de olsa Milletler Cemiyeti ve Avusturya diplomatı Kont Kalergi Pan-Avrupa Hareketi’ni başlatmıştır. Savaş sonrası kin politikaları harekete ilerde zarar verecekti ve İkinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla hareket sona ermiş oldu. Bu durum aynı zamanda Milletler Cemiyeti’nin ve iki savaş arasındaki idealist diplomasi tavrının yetersizliğini gözler önüne sermiş oldu.

İkinci Dünya Savaşı’ndan önce başlayan iş birliği anlaşmaları ve kurulan dernekler savaştan sonra artık bir mecburiyete dönüşen girişimlerdi. Devlet başkanları açıkça ifadelerinde yer veriyor, iş adamları destekliyor ve 2 büyük savaştan çıkarılması gereken dersler çıkarılmaya başlanıyordu.

İkinci Dünya Savaşı Sonrası:

Bugün 27 üyesi ile birlikte dünyada bir model ve türünde tek bir birlik olarak siyasi ve ekonomik hayatına devam eden Avrupa Birliği İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg tarafından imzalanmış bir anlaşma ve kurulmuş bir topluluktur. Hızlı sanayileşen ve sanayileri ve ekonomiler için sürekli hammadde arayışı içerisinde olan devletler tarih boyunda sömürgelerle ve kendi aralarında yaptıkları savaşlar ve anlaşmalarla bugüne kadar gelip 2 büyük dünya savaşını yaşamışlardır. O gün ise artık uzlaşı yoluyla ekonomilerini devam ettirme yolunda çok büyük bir tarihi adım atılmıştı.

Çok fazla zaman geçmeden yürüyen ve sağlıklı işleyen bu sistem kömür ve çelikle sınırlı tutulmadan diğer sektörler ve ürünler için de geçerli olabilecek bir şekilde bir topluluk kurmaya karar verildi. 1957 yılında Roma Anlaşması ile Avrupa Ekonomik Topluluğu kurulmuştur. Böylelikle ticaretin önündeki engeller kalkmış oluyordu. 1968 yılında ise gümrük vergileri kaldırılarak ticaretteki döngüye ve istikrara tamamen destek verilmekteydi.

7 Şubat 1992’de Maastricht Antlaşması (Avrupa Birliği Anlaşması) ile Avrupa Ekonomi Topluluğu’nun üzerine Avrupa Birliği oluşturulmuş oldu. Bu sadece ekonomik bir birlik olmadığının artık siyasi ve diplomatik bir uzlaşının da bu birlik çatısı altında ifade edileceğinin ve sürdürüleceğinin göstergesiydi.

6 üye devlet ile başlayan kömür ve çelik hammaddelerinde bir uzlaşı sağlayan bir topluluk bugün neredeyse tüm Avrupa’yı ekonomik, siyasal, hukuki ve diplomasi gibi açılardan ilgilendiren 27 üyeli bir birliğe dönüşmüştür.

Maastricht Antlaşması ile üç sütunlu Avrupa Birliği yapısı oluşturuldu. Bu yapının ilk sütununu Avrupa Toplulukları (AKÇT, AET ve EURATOM), ikinci sütununu “Ortak Dışişleri Güvenlik Politikası”, üçüncü sütununu ise “Adalet ve İçişleri” oluşturuyordu. (https://www.ab.gov.tr/avrupa-birliginin-tarihcesi_105.html)

Bu süreçte zamanında AET’ye 1992’den sonra da AB’ye katılan üye ülkeler:

1951 yılında Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğu ile Almanya, Belçika, Fransa, Hollanda, İtalya ve Lüksemburg

1973 yılında Danimarka, İngiltere ve İrlanda ile ilk genişleme yaşanmıştır. Üye sayısı 6’dan 9’a çıkmıştır.

1981 yılında Yunanistan. Üye sayısı 10 oldu.

1986 yılında İspanya ve Portekiz. Üye sayısı 12 oldu.

1995 yılında Avusturya, Finlandiya ve İsveç. Üye sayısı 15 oldu.

2004 yılında Çek Cumhuriyeti, Estonya, Kıbrıs, Letonya, Litvanya, Macaristan, Malta, Polonya, Slovakya, Slovenya. Üye sayısı 26 oldu.

2007 yılında Bulgaristan ve Romanya. Üye sayısı 27 oldu.

2013 Yılında Hırvatistan. Üye sayısı 28 oldu.

2020 yılında ise Birleşik Krallık AB’den ayrılmıştır ve üye sayısı 27 olmuştur.

Sonuç:

Bugünkü dünya diplomasisinin en temel uğraşı ekonomik istikrarı sürdürmek ve daha da ilerletmektir. Savaşlar, devrimler, komünist sistemleri yıkmaya çalışmak, Dünya Bankası’nın devletlere krediler vermesi gibi tüm örnekler dünyadaki ekonomik döngünün kesintisiz ve sürekli olarak devamını sağlamaktır. Son 200 yıldır ekonomik politikayı idare etmektedir ve politikanın amacı devleti serbest piyasayı ayakta tutmak ve her türlü tehlikeden korumaktır. Avrupa Birliği’ne giden yoldaki en temel yapıtaşı budur.

Bugün din, dil, kültür ve ulus kimliklerinin korunmasına ve yaşatılmasına rağmen bir Avrupalı üst kimliği vardır ve her Avrupa vatandaşı bunu bilir ve memnuniyetle kabul eder.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın