Makaleler

ARAP BAHARI PART-2

ABD Dış Politikası, BOP, Demokrasi ve Arap Baharı..

Bu bir analizdir. Sebepleri teke indirgemek, sebep sonuç bağlamını kısırlaştırmak ve meşru olmayanı meşrulaştırma çabası değildir. Çok elementli bir denklemin, sürecin akışı içerisindeki yansımalarının analizidir.

Bir önceki yazımda Arap Baharı’nın karakteristik tutumundan, olaylardan, yaşanılanlardan ve sonuçlarından kronolojik olarak bahsettim. Bölgedeki somut gerçekliğe sahip olayları bir önceki yazımda kaleme aldım. Bugünkü yazımda ise ABD dış politikasını eksen alarak Arap Baharı’nı uluslararası ilişkiler açısından analiz edeceğim.

Doktrinler Tarihi yazımda Eisenhower doktrini ile ilgili ABD’nin bugünkü Orta Doğu politikasının temelini atan bir doktrindir diye bahsetmiştim. Süreç içerisinde birçok değişiklik yaşanmış ve birçok faktör denkleme eklemlenmiş olsa da ABD’nin Orta Doğu’yu dış politikasında strateji üretip politika izlemeye başlayan doktrin Eisenhower Doktrini’dir.

Öncelikle Soğuk Savaş döneminin başından başlayıp iki kutupla dünyada yanına müttefik arayan ABD’nin Orta Doğu’ya ilgisi İkinci Dünya Savaşı’nın hemen sonrasında başlar. Türkiye’nin hem stratejik hem de zorunlu bir müttefik olması ve aynı zamanda Müslüman kimliğine sahip olması ABD’nin, özellikle Demokrat Parti döneminde, Türkiye’ye de rol vermesine sebep olmuştur ve bölgedeki hegemonyasını artırmaya yönelik birçok çalışması olmuştur. Bu konu ile ilgili gerekli bilgileri Soğuk Savaş adlı yazımda bulabilirsiniz. Konunun odak noktasını kaçırmamak için detayları yazmayacağım. Özetle ABD bölgedeki Arap Devletlerini, Suriye ve Nasır dönemi Mısır gibi önemli güçler dışında, kendi himayesi altında çok uzun yılar tutmuştur ve tutmaya da devam etmektedir.

Devamında ise ABD’nin Sovyetler Birliği’ne, 1970’lerden itibaren yeşil kuşak projesi içerisinde, İslam düşmanı bir kimlik yapıştırmıştır ve Arap toplumlarını buna uygun olarak örgütlemeyi başarmıştır. Üstelik Reagan Doktrini’nin en önemli özelliği ise Sovyet tehdidi altındaki ülkelerdeki komünizm düşmanı tüm grupları ve kitleleri fonlayıp örgütleme stratejisi olmuştur. Bu uygulamada Arap toplumlarında kullanılacak yegâne argüman ise SSCB’nin İslam düşmanı olduğu argümanıdır.

Bir diğer önemli husus ise Petrol meselesidir. ABD özellikle İran Devrimi’nden sonra gerçekleşen hareketli Orta Doğu’ya askeri müdahalelerde bulunmaya başlamıştır. Bu müdahalelerin en önemli amacı bölgede petrol güvenliği sağlayıp petrol ticaretinin aksamasını engellemekti. Bu durum ABD’yi Orta Doğu’nun bekçisi haline getirmişti.

Soğuk Savaş’ın bitiminden itibaren ise temeli 1980’lerde atılan terörizm unsuru ABD’nin en temel ve katı dış politikası haline gelmişti. ABD’de yükselen muhafazakâr akımın paralelinde Orta Doğu’da yükselen bir İslamcı muhafazakârlık vardı. Bu akım Arap toplumları içerisinde radikal unsurların devlet yönetiminde söz sahibi olmaya çalışması için eylemler yapmaya başlamıştır. Hem bombalı eylemler hem de protestolar bölgedeki en çok ses getiren eylemler olmaya başlamıştı. Komünizme karşı örgütlenmiş İslamcı gruplar Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra, tıpkı ABD dış politikasında yeni düşmanın hemen göze kestirilmesi gibi, gözüne yeni hedefler kestirmişti, iktidar gibi. Büyüyen bu akım 11 Eylül saldırı ile ABD’nin Bush Doktrini’nde bir ilke olan saldırıyı beklemeden tehdidi yok etme ilkesinin hayata geçmesini sağlamıştı. Yükselen muhafazakâr akım ile birlikte Huntington’ın Soğuk Savaş sonrası Medeniyetler Savaşı tezinin prensiplerinin pratikte de ABD dış politikasında yer almaya başlaması ABD’nin uzun vadede gözünü nereye diktiğini bize çok net göstermektedir. ABD’nin yükselen muhafazakâr dalga ile daha sonrasında hata olarak değerlendireceği iki olay vardır. Birincisi Afganistan’ın işgalidir, ki SSCB sonrası Orta Asya ve Orta Doğu’nun birleştiği bölgenin kalbi olan Afganistan’ı tekrar kontrol altına almak için ABD dış politikasınca gerekli görülmüştü; ikincisi ise Irak’ın işgalidir. ABD Irak’tan 2011 Aralık’ta çekilmiştir. Yani Arap Baharı’nın 1. yol dönümünde. Hatta Irak’taki protestolar ABD işgali devam ederken başlamıştı bile.

Bu zaman dilimine kadar ABD hem fiilen asker bulundurduğu bir coğrafyada işgalci konumundayken, petrol güvenliğini sağlamaya kendini adamışken ve diktatörlüklere demokrasi götüreceğini iddia edip Irak topraklarını işgal ediyorken ABD’nin bölgede yaşanan bir olay karşısında etkisiz olabilme lüksü ve şansı yoktur. Kaldı ki bu zamana kadar bölgedeki dominasyonunu somut adımlarla gerçekleşmiştir.

Büyük Orta Doğu Projesi’ne geçmeden önce şunu söylemek istiyorum. Arap Baharı’nda önce özellikle Soğuk Savaş sürecinde ABD’nin müttefiki konumundaki diktatörleri destekleyen ve konumlarını korumalarına yardım eden de ABD’dir; Soğuk Savaş sürecinden sonra demokrasi, insan hakları türkülerini söyleyip BOP’u başlatan da ABD’dir. Bunun yanında bölgedeki 1990’dan önce komünizme karşı en önemli bölge müttefiği de Türkiye’dir; BOP ile birlikte hem ılımlı İslamcı kimliği hem de modern bir Orta Doğu ülkesi olması sebebi ile rol model ülke olarak gösterilen ülke de Türkiye’dir. Yani Theory is always for someone and for some porpuse mottosuna çıkıyor kapı.

Zannediliyor ki her şey tek merkezden emir komuta zinciri içerisinde başlatıldı ve Arap Baharı ABD eli ile oluşturuldu. Arkadaşlar halihazırda yıllarca diktatörlüklerle yönetilen halklar, ekonomik eşitsizlikler, demokrasi eksikliği ve buna benzer birçok durum varken halk hareketleri kaçınılmazdır. Herhangi bir itici kuvvete ihtiyaç duymayan Arap Halkları artık ya devrim ya ölüm demişlerdir. ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell Rabat’taki G8 zirvesinde BOP konusu ile ilgili konuşurken değişimin dışarıdan empoze edilmeyeceğini, bunun sosyal ve ekonomik alanda ilerlemeyle ülkelerin kendi içinden başlayacağını söylemiştir.Ama bunun yanında demokrasi alanında faaliyet gösteren STK’ları, ABD’nin 1990’lardan itibaren söylemlerini ve BOP’u asla es geçmeden bu denklemi analiz etmeliyiz.

BOP nedir sorusundan önce Soğuk Savaş’ın tanımını hatırlatmak isterim size. Soğuk Savaş: ABD ile SSCB önderliğindeki iki kutup arasındaki, savundukları kapitalist ve komünist sistemlerin rekabeti ile başlamış ve devam etmiş, ideolojik savaştır. Yani sistemlerin, ideolojilerin ve rejimlerin savaşıdır. Kapitalist sistemdeki en büyük iki vurgu nedir? Serbest piyasa ve demokrasidir. Dünyada iki kutuplu sistem son bulduktan sonra ABD’nin demokrasi ve serbest piyasanın dünyada geçerli olması için yaptığı çalışmalar azalmamıştır tam tersine katlanarak devam etmiştir. Burada, belki liberalizmin karşılıklı bağımlılığı da işin içine katarak, dünyadaki ekonomik ve politik sistemleri ortak bir çatı altında birleştirip savaş ve çatışma ortamından hem devletleri hem de piyasayı uzak tutup güvenliği sağlamanın yattığını söyleyebiliriz.

BOP nedir?

*Büyük Orta Doğu Projesi veya Genişletilmiş Ortadoğu İnisiyatifi (İngilizce: Greater Middle East) ya da tam adıyla Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Bölgesi ile Müşterek bir Gelecek ve İlerleme için Ortaklık (İngilizce: Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa)

Peki Nedir?

Bush Hükümeti’nin 11 Eylül saldırısı sonucunda yoğun Müslüman halka sahip Orta Doğu ülkeleri başta olmaz üzere Bosna, Arnavutluk ve Bangladeş gibi ülkeleri de kapsayan bir ortalık projesidir. Proje için ABD’nin tek başına komplo teorilerini hayata geçirmeye çalışıyormuş gibi bir algıya kapılmayın. Projenin ana kapsamı Müslüman yoğunluklu ülkelerde demokrasi bilincini yerleştirmek ve demokratik İslamı güçlendirmektir. Bu sayede herhangi bir beklenmedik radikalliğin önüne geçilebilecekti. Soğuk savaş kalıntısı olarak komünist devrimlerin ve güncel korku olan radikal İslamcıların yönetime geçmesi korkusunun önüne geçilebilecekti.

Serbest piyasayı ancak demokrasi korur. Geriye kalan tüm rejimler, yönetim biçimler ve ideolojiler piyasanın güvenilirliği için risklidir. Ve 21. yüzyılda demokrasiler birbirleriyle savaşmazlar. Demokrasi ile yönetilen bir ülkenin demokrasi ile yönetilen bir diğer ülkeye risk oluşturmayacağına dair söz vermesine, anlaşma yapmasına hiç gerek yoktur. Bu alışkanlıkla Soğuk Savaş döneminde kaldı. Şimdi olanlar ise demokrasiden nasibini alamamış ülkelerdir. BOP’u başrol olarak tam da burada göreceğiz.

Ilımlı bir geçiş, çok partili hayat, insan haklarında kalkınma ve demokrasi amaçları güden BOP ile Arap Baharı’nı gerçekleştiren protestocuların amaçları birbirinden farklı değildir. Fakat bu ABD’nin bizzat doğrudan isyan ateşini tetiklediği anlamına gelmez. Zaten BOP’un öz amacı ılımlı ve yumuşak bir dönüşüme işaret etmektedir. Fakat bu dönüşüm ABD için zaruridir.

Bölgede Türkiye de örnek bir ülke olarak Rand Corperation raporlarında gösterilmiştir. Rand’ın Sivil Demokratik İslam makalesinde 26. sayfa 1. paragrafta bunu görüyoruz. Geneline baktığımızda ise bu rol modele uygun olarak bölgedeki islam faktörünün nasıl kontrol alınması gerektiğini inceliyor ve strateji üretiyor. 2004 yılındaki bu raporda ılımlı İslamcıların desteklenerek radikal islamın önüne geçilebileceğini ve bölgedeki demokrasinin daha kolay yerleştirilebileceğinden bahsediyor.

Arkadaşlar öyle gizli güçler, Amerika’nın oyunları falan bu tür komplo teorilerine girmeye gerek yok. İnsanlar 2004 yılında yazmışlar teorisini oluşturmuşlar. Bush’a sundukları raporu dijital ortamda kendi web sitelerinde yayınlamışlar. Bu raporu baştan sona okumanızı kesinlikle tavsiye ediyorum. Ücretsiz indirebilirsiniz.

Kaynak:  https://www.rand.org/pubs/monograph_reports/MR1716.html

Peki Arap Baharı’nın sonuçlarını BOP’un hedefleri doğrultusunda nasıl bir sonuç verdi? Yüzde yüz paralellik kurulmasını beklemeli miyiz?

Her ülke özelinde ayrı birer inceleme yapmalıyız ve bir önceki yazımızda kısaca bunlardan bahsettik. Çünkü her ülke rejimi bu protestolara farklı reaksiyonlar vermiştir. Şiddetli geçişler asla ABD’nin işine gelmez çünkü bu piyasada kısa dönemli de olsa daralma ve istikrarsızlık anlamına gelir. ABD’nin bu bölgedeki en önemli prensibi silahlı bir çatışmanın kendi kontrolü dışında gerçekleşmesine asla izin vermez çünkü kontrolsüz bir silahlı çatışmanın sonucunun yarın nereye varacağı bilinemez. Bunun devamında ise en kötü istikrar istikrarsızlıktan iyidir olarak düşünüyor.

Bizler tarihi yorumlarken ve analiz ederken 50’şer yıl arayla yaşanmış iki olayı birbirine bağlamakta hiç zorlanmayız. Neden sonuç ilişkisini kurmakta zorlanmayız. Bugünün Arap Baharını oluşturan etkenler için son 50 yılın Arap diktatörlerine yönetimlerine ve halklarının nasıl zorluklarda ve baskı altında yaşadıklarına bakalım. Tunus’ta başlayan protesto tüm Orta Doğu’daki eylemlerin kıvılcımı olmuştur. Bugünün Arap Baharı ise yarının diğer demokrasi mücadelelerinin kıvılcımı konumundadır.

İç savaşın devam ettiği, politik istikrarsızlıkların baş gösterdiği Libya ve Suriye gibi ülkelere ılımlı geçişler işe yaramadığı için askeri ve daha sert müdahaleler gelmiştir. Çünkü İç savaş istikrarın tamamen kaybolduğu ve hiçbir otoritenin veya caydırıcılığın yetki sahibi olmadığı bir durumdur. Bu tür durumlarda da ekonomik ve askeri gücü yüksek olan devletler olaya müdahil olurlar ve yeniden inşa sürecinde durumu kendi lehlerine çevirmeye çalışırlar. Burada da devreye terör grupları, yerel milisler gibi bin bir grup girer. Bu da ılımlı geçişin yanında tercih bile edilmeyen başarılı radikal devrimlerden bile daha kötü bir durumdur.

Evet, teori her zaman bazıları ve bazı amaçlar içindir. Robert Cox.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın