Makaleler

SOĞUK SAVAŞIN İLK YILLARINDA TÜRKİYE

Zorunlu Müttefik Türkiye..

Soğuk Savaş: dünyayı iki kutuplu bir sisteme ayıran, kapitalizm ile komünizmin ideolojik savaşı; vekalet savaşlarına, her alanda yarışlara ve realist politikanın zirvesine tanıklık ettiğimiz bir dönem. Soğuk Savaş ile ilgili çok detaya inmeden genel bir yazı yazmıştık. Bu yazının içerisinde Türkiye’nin konumundan da bahsetmiştik. Şimdi ise Türkiye’nin Batı Blokunda nasıl yer aldığına biraz daha detaylı bakmakta fayda olacağını düşündüm ve bu yazıyı kaleme almak istedim. Türkiye’nin 1945 ile 1960 yılları arasındaki konumunu ve dış politikasın incelemeye çalışacağız.

SSCB Ekseni:

İkinci Dünya Savaşı biter bitmez Türkiye’nin doğudaki Kars ve Ardahan illeri ve Boğazları Sovyetler Birliği’nin tehdidi altına girmiştir. İkinci Dünya savaşı öncesi Stalin döneminde sergilenen bu tutum İkinci Dünya Savaşı sonrası kaldığı yerden devam etmiştir. Stalin’in saldırgan tutumu Türkiye’ni dış politikasını belirleyen başlıca tutumlardan biridir. Stalin’in istekleri Postdam Konferansı’na taşınmıştır ve talepler İngiltere ve ABD tarafından kabul görmemiştir. Tüm bu gidişat Türkiye’nin hangi blokta saf tutacağını zaten yıllar öncesinden belirlemiştir ve savaş sonrası da beklenen olmuştur. Sovyetler Birliği açısından Türkiye hem Avrupa hem de Orta Doğu için komünizmin yayılmasında kilit bir öneme sahipti. Ki bu durumun tam ters hedefini düşündüğümüzde ABD’nin Türkiye’nin stratejik önemini göz ardı etmesi elbette mümkün olamazdı.

Stalin’den sonra Türk Sovyet ilişkileri yumuşama dönemine girmiştir. Kruşçev hem iç politika hem de dış politika açısından destalinizasyon sürecini başlatmıştır ve Stalin’in tehditkâr ve saldırgan dış politikası bir nebze terkedilmiş ve durgunluğa geçmiştir. Bu uluslararası arenada soğuk savaşın bir yumuşamaya girdiği anlamına gelmiyor. Kruşçev hem Asya’da hem de Doğu Avrupa’da komünizmi yaymak ve Sovyet topraklarını genişletmek için elinden geleni yapıyordu. 30 Mayıs 1953’te Türkiye’ye gönderilen Sovyet notasında Sovyetler Birliği’nin savaş sonrası Türkiye’den ettiği taleplerden vazgeçtiğini duyurmuştur. Fakat boğazlar konusunda tekrar görüşmeyi talep etmişti. Batı Bloku ülkeleri tarafından bu durum Sovyetler Birliği’nin Türkiye’yi yanına çekmeye çalışmasının bir sonucu olarak değerlendirilmiştir. 1950’l yılların ortasında ise Sovyetler Birliği ile ticari hayat başlamış oldu. Kaldı ki inişli çıkışlı yıllara rağmen, Sovyetler Birliği’nin doğrudan veya dolaylı olarak Türk eğitim sistemine, sanayisine ve tarımına katkısı ve etkisi olmuştur.

ABD Ekseni:

Postam Konferansı ile Sovyetler Birliği’nin tehdit boyutunun farkına varan ABD Türkiye’ye ekonomik ve askeri yardımlarda bulunmaya başlamıştır. Evvelki yazımızda da bahsettiğim gibi Truman ve Marshall yardımları ile Türkiye hem tarım, hem sanayi hem de askeri alanda kalkınmaya başlamıştır. Bu durumda Demokrat Parti yıllarına denk gelmektedir. ABD’nin yardım ettiği ülkeler arasında yapılan yardımların nerelere harcanması konusunda tasarrufu vardı. Bu tasarruf gereği Türkiye’nin bu yıllardaki rolü Avrupa’nın gıda ihtiyacını karşılayabilmekti ve ithal mallar konusunda finans oluşturabilmekti (ABD’den tarım makinaları almak gibi). Bu vesile ile de Avrupa ülkeleri sanayi alanında daha iyi gelişebilecek ve dünya pazarında çok daha hızlı iyi konumlara gelebileceklerdi. Savaştan çıkmış Avrupa ülkelerinin aynı yıllarda Türkiye’den kat ve kat daha hızlı büyümelerinin en önemli sebeplerinden biri buydu. Demokrat Parti’nin övülen tarım politikalarının temeli ve kaynağı da bu idi. Bir yandan komünizme karşı cephe konumunda olan ülkeler fonlanacak, bir yandan bu ülkeler Avrupa Birliği’nin gıda ihtiyacını karşılamak için bu fondan ciddi paylar harcayacak; bununla beraber cephesel tehdit ve gıda tedariki açısından sıkıntı çekmeyen Avrupa ülkeleri sanayide kalkınmalar gerçekleştirecek ve Türkiye ve Yunanistan da maalesef olduğu yerde sayacak. Kaldı ki Türkiye’ye Marshall yardımında ayrılan yardım miktarı ile diğer Avrupa ülkelerine ayrılan fonu inceleyip karşılaştırdığımızda durumu çok daha rahat kavrayabileceğiz. Kaldı ki 1958’den sonra azalan yardımlar Türkiye’nin ekonomik bunalıma girmesine sebep olmuştur.

Batı Bloku’nun gardiyan bekçisi olan NATO 1949 yılında kurulmuştu. Ekonomik yardımlar birçok soruna cevap olabiliyordu ama Türkiye hala bu blokun dışında tutuluyor gibiydi. Türkiye herhangi bir Sovyet saldırısında aynı blokta olduğunu zannettiği ABD ve Batı Avrupa ülkelerinden askeri ve diplomatik destek görüp göremeyeceği konusunda endişeliydi. Kaldı ki Truman Postam Konferansı’ndan sonra Kars-Ardahan toprak talebi meselesini Türkiye’nin ve Sovyetler Birliği’nin kendi aralarında çözmesi gerektiği bir mesele olarak değerlendirmişti. Bu anlamda NATO’ya üye olmak Türkiye için bir ölüm kalım meselesi niteliğindeydi. Osmanlı döneminin son zamanlarından itibaren çıkan fikir akımları ve devamında Cumhuriyet dönemindeki Avrupa odaklı dış politika Türkiye’nin yüzünü tamamen Avrupa’ya döndüğünün bir resmidir ve Türkiye Avrupa Konseyi’ne 1949’da üye olmuştur. NATO’ya üyelik başvuruları CHP döneminde başlamış olup bu üyelik ancak Demokrat Parti döneminde gerçekleştirilebilmiştir. Kore Savaşı’nın başlaması ve Türkiye’nin Güney Kore safında asker göndermesi NATO’ya üyeliğin kilit adımıydı. Fakat bundan önce Türkiye’ye yöneltilen teklifler Türkiye’nin bölgesel paktlar içinde olması yönündeydi (Akdeniz Parktı, Orta Doğu Komutanlığı). Türkiye’nin bu konudaki tavrı çok netti. Tek yol NATO üyeliğiydi. ABD’nin nükleer silaha sahip tek devlet olma konumu Sovyetler Birliği tarafından elinden alınmıştı ve ABD herhangi bir durumda Sovyetler Birliği’ne en kısa zamanda ulaşabilmek adına Türkiye’de hava üslerini kurma fikrini günden güne geliştiriyordu (Baskın Oran, Türk Dış Politikası Cilt.1 22. Baskı, s.548 p.6). Şubat 1952’de ise Türkiye resmen NATO üyesi oldu. ABD’nin geliştirdiği fikir sonucu ise Türkiye’ye Jüpiter füzeleri konuşmuştu. Bunun karşılığında ise SSCB Küba’ya misilleme füzeleri koymuştu. Daha sonra ABD ile SSCB arasındaki ikili anlaşmalar v diplomatik temaslar sebebi ile Füze krizinden sonra füzeler bu ülkelerden kaldırılmıştı.

Orta Doğu Ekseni:

Özellikle Demokrat Parti dönemi ile birlikte Orta Doğu üzerinde aktif bir diplomasi oynanmaya başlanmıştır. Bu oyun ve strateji Türkiye’nin tek başına yürüttüğü bir politika değil bizzat ABD ve İngiltere tasarrufunda geliştirilmiş ve Türkiye’nin uygulanması istenmiş bir politikadır. Türkiye Batı Bloku adına Orta Doğu devletlerine ağabeylik yapma görevini üstlenmişti. 1945 ile 1949 yılları arasında Orta Doğu devletleri ile geliştirilen bireysel münasebetler 1950’li yıllarla beraber ABD eksenli bir diplomasiye dönüşmüştü. Bunun gerekliliği elbette rahatça okunabilirdir fakat uzun vadede Türkiye’nin imajı Orta Doğu ülkelerinin gözünde günden güne kötüleşmiştir. Kaldı ki İsrail’in de 1947 yılında bu denkleme katılması ve bitmek bilmeyen Arap-İsrail Savaşları Türkiye’nin diplomasisini çok zor duruma sokmuştur.

Türkiye gerek ekonomik gerek soğuk savaş diplomasisi ve gerek İsrail’in bölgedeki konumu sebebiyle kurmuş olduğu Arap-Türk dostluğunu bir kenarı bırakıp tamamen ABD eksenli bir politika yürütmeye başlamış ve kurulan askeri Paktların liderliğini yapmıştır.

Orta Doğu Komutanlığı: İngiltere’nin bölgede faaliyetlerini rahatça yapabilmesine ve Arap devletlerini de Türkiye aracılığıyla bu komutanlığa dahil etmeyi amaçlamıştır. Türkiye Araplar tarafından eleştirilmiştir.

Bağdat Paktı: Bölgedeki İsrail tehdidinden ziyade Sovyet tehdidine odaklanılmasını amaçlayan, İngiltere’nin ve Fransa’nın bölgede daha özgürce hareket edebilmişini sağlamaya çalışan bir pakttır. İsrail bu pakta tepkilidir çünkü pakta katılan Arap devletlerinin güvenliği ABD tarafından garantilenmiştir.

ABD bir yandan Arapları Sovyetler Birliği’ne karşı Batı bloku yanında tutmaya çalışırken bir yandan da İngiltere’nin ve Fransa’nın hareket kabiliyetlerini özgürleştirmiştir. Durum ise Arap devletlerini ikiye bölmüştür. Bazı Arap devletleri İngiltere ve ABD yanında dururken Bazı Arap devletleri ise SSCB yanında durmuştur.

Türkiye-Pakistan Dostane İş Birliği Anlaşması
Türkiye-Irak Karşılıklı İş Birliği Anlaşması

CENTO: Sovyetler Birliği’nin Orta Doğu’daki etkisini kırmak ve önlemek amacıyla kurulmuş savunma örgütüdür. Türkiye, İran, Irak, Pakistan ve İngiltere üyeleridir. Orta Doğu meselesinde İngiltere her zaman olay dahilinde olmuştur. Orta Doğu komutanlığı ile CENTO arasında niyet ve amaç doğrultusunda bir fark yoktur. Pakistan’ın ve İran’ın ayrılması ile son bulmuştur.

Türkiye geçmişten gelen hedefleri ve oluşturduğu karakteristik özelliği sebebiyle her zaman Avrupa Devleti sıfatını edinmek istemiştir ve politikalarını buna göre dizayn etmiştir. SSCB’ni kurulumundan sonraki yıllarda gelen SSCB tehdidi ve biraz da komünizm tehdidi Türkiye’yi ABD’ye zorunlu müttefik kılmıştır. İşin özlerinden bir diğeri ise Türkiye iki süper güç arasında coğrafi olarak kendisine en uzak olanı kendisine müttefik seçmiştir. Buradaki ikinci strateji de daimî bir boyunduruk altında kalmama isteğidir. Batı Bloku safında gerek pragmatist gerekse stratejik olarak kalma uğruna Orta Doğu devletlerinin eleştirileni ve cephe almalarını göze almıştır. Belki de soğuk savaşın en çetin yılları bu şekilde atlatılmıştı.

Tarih Parkı

Tarih Parkı

Tarihte barınmış her şey..

Bunlar da hoşunuza gidebilir...

Bir Cevap Yazın